“Hesap verme” folklorunun siyasî tarihine dalalım biraz… 1960’lar-1970’ler dönümünde Adalet Partili (AP) parlamenterlerin yayımladığı kişisel hesap verme broşürleri var elimde.

İzmir senatörü Beliğ Beler’inki Seçmenlerime Hesap Veriyorum! (1974) adını taşıyor. Seçmenlerine “her vesile ile hesap vermekten büyük zevk ve gurur duymakta” olduğunu söylüyor senatör. “Milletten kopmayan kimseler bunu her zaman vazife edinmişlerdir,” diyor. Meclis’te yaptığı konuşmaları, verdiği önergeleri, basında hakkında çıkan haberleri aktarıp, iki kere büyük harfle yazdığı üzere, İBRA edilmeyi diliyor.

Ordu milletvekili Şadi Pehlivanoğlu’nun Vatandaşıma Hesap Veriyorum (1969) broşüründe hamâset dozu daha yüksek. Seçmene hesap vermeyi, “asil milletimin bana tevdi ettiği kudsî emanetin en tabii icabı” saydığını belirtiyor. O da Ordu’ya yapılmasını sağladığı yatırımları, meclis konuşmaları sayıp döküyor. 1969’da “alivre satışlar yapan mahdut bir zümrenin… fındığın fiyatını düşürmeye matuf gayret ve tertiplerine karşı… çok sevdiği partisinden istifa etme pahasına verdiği mücadele”yi bilhassa belirtiyor. Bu gayretinin “vefakâr fındık müstahsillerimizin hatıralarında hâlâ tazeliğini muhafaza etmekte” olduğuna göz kırpıyor.

Antalya milletvekili İhsan Ataöv’ün Hesap Veriyorum’u (1969), ayrıntısıyla dikkat çekiyor. “Köylü kasabalı hemşeriler”inden, ziyaretlerini yazın yapmak mecburiyetinde kaldığı için özür diliyor mebusumuz. Dört yıl boyunca gelen 9 bine yakın “tel ve mektupları” kayıt defterine geçirip muhakkak cevapladığını temin ediyor. Cem’an 14 sözlü, 32 yazılı soru, 15 kanun teklifi verip, 107 defa kürsüden konuştuğunu bildiriyor. İlgilendiği köy meselelerini kalem kalem evrak numarasıyla sayıyor (Misal: “Finike’den Demre’ye elektrik verilmesi. Enerji Bakanı, 4. 6. 1966 tarih 1940 sayı.”)

“Komünizme karşı” uğraşını da, -diğer örneklerde de gördüğümüz gibi-, ihmal etmiyor: “Azgın ve solcu muhalefet ve Allahsız komünistlerine karşı nasıl amansız bir mücadele yaptığımın şahidisiniz.”

Ataöv, “Siz kardeşlerime hesabımı vermek, emaneti teslim etmek ve bu devrede de yediğim ekmeği helal ettirmek için huzurunuzdayım,” diye başladığı broşürünü şöyle bitiriyor: “Naçiz gayretlerimi tasvip etmiş ve kâfi görmüşseniz Allah razı olsun deyiniz... Çalışmalarımı tatmin edici bulmamış iseniz, şu anda şerefini koruyarak size iade ettiğim büyük emaneti, lâyık olan daha iyi ellere tevdi ediniz.”

Kırşehir Milletvekili Memduh Erdemir de bir Hesap Veriyorum broşürü yayımlamış, onu bulamadım.

***

Bir yanıyla, DP-AP hattındaki merkez sağ geleneğin millî irade popülizminin ifadesi, bu broşürler. Siyasetin milleti temsilen, millet adına yapıldığını, hesabın millete verileceğini canla başla gösterme gayreti.

Yanı sıra, sol-sağ ayrımını yatay keserek, ‘o dönemlerin’ diyelim, canlı taban siyasetinin bir ifadesi. Güçlü liderlerin bile (Demirel, İnönü, Ecevit), memleketinde kuvvetli olan, taban ve delege gücüne dayanan siyasetçilerin milletvekili seçilmelerini isteseler bile engelleyemeyebildiği zamanlardan söz ediyoruz. Seçmene kendini ona beğendirmek, millî irade popülizminden öte, siyasetin bir gereği. Hesap vermenin, abartmayalım, az çok diyelim, fiilî bir karşılığı var.

Günümüzde de bazı milletvekillerinin yerel medyada “hesap veriyorum” lâfızlı beyanatlarına rastlanıyor gerçi, TBMM internet sayfalarında iş dökümleri de bulunabiliyor, ama “yeni” siyaset ve siyasal parti rejiminde, bu hesap verme jestlerinin pek o kadar hükmü yok. “Yeni” derken, 12 Eylül’den başlayıp, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”nde başka bir faza geçen bir gidişattan söz ediyoruz. Seçmene hesap verme iştiyakı, hesap vermenin bir performans gibi icra edilmesi, bu hesap verme söylemi, eskide kalmış bir şey.

***

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi demişken… 2018 Kasım’ında bütçe görüşmelerine Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, “yeni sistemin” yapısal hesap vermezliğine dair tepkilere itiraz etmiş; Meclis’in denetim yetkisi olmasa, “biz burada gecenin bu saatinde ne yapıyoruz?” diye sormuş: “Hesap veriyoruz. Ben size hesap veriyorum şu anda.” Meğer, o esnada hesap verilmekte imiş. Geçen sene Ocak sonunda, Elazığ depremi sonrası Recep Tayyip Erdoğan’ın deprem vergilerinin ne olduğuna, nereye harcandığına verdiği cevap, “sistem”in hesap verme konsepti hakkında aydınlanmamızı sağladı: “Harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra da Bay Kemal’e bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok.”

Merkez Bankası’nın kendisinden haber alınamayan 128 milyar dolarlık altın ve döviz rezervinin akıbetini soranlara verilen en tatminkâr cevabın ‘merak etmeyin’ makamından çalması da, rejimin hesap verebilirlik ‘noktasındaki’ vaziyetini aydınlatıyor.

***

Hesap vermenin düz anlamını küçümsemeyin. Arapça “hesaplama, sayma” anlamındaki ḥasaba fiilinden geliyor. “Kaç? Kaça?” soruları önemlidir, bütçe hakkı önemlidir.[1]

Bir yönetim ilkesi olarak, bir siyasî değer olarak hesap verebilirlik, önceleri esasen nicel bir anlam taşıyordu, gelir-gider dökümünün izahatıyla ilgiliydi. Yeni zamanlarda, anlam çerçevesi genişledi, bir yönetimin bütün etkinliklerinin sorgulamaya açık kılınmasının ifadesine dönüştü. Bu genişlemiş hesap verebilirlik kavramı, neoliberal çağda, “yönetişim” söyleminde, kamu yönetimini sıkıştırmaya, “verimliliğe” zorlayan bir hattı harekâtla da birleşebildi. Zira şirketlerden, kudretli sermaye ‘organlarından,’ talep edilmiyor aynı şeffaflık ve hesap verebilirlik. Kamuda hesap verebilirlik bütün vatandaşlara, kamu organlarına ve siyasete yöneliktir; özel sektördeyse, hissedarlara ve tüketicilere/müşterilere.

Biz kavramın en genişine tutunalım. Bütün yapıp ettikleriyle ilgili açıklamada bulunma yükümlülüğünü üstlenmek anlamında, hesap verebilirlik. Tek taraflı beyana değil etkileşime dayanan, kendisine hesap verilenin hesap sorma hakkını ‘aktif biçimde’ tanıyan hesap verebilirlik.

İnsanın varoluşunun diyalojik niteliğiyle ilgili etik bir ilke olarak düşünmeli hesap verebilirliği; insanın hayatı, dünyayı paylaştığı diğer insanlar nezdinde eylemlerinin sorumluluğunu alması olarak düşünmeli. İnsanın, öteki insanlarla insan olmasıyla, birbirinden sorumlu olmasıyla ilgili...

Seküler hesap verme etiğinden gayrı, dinî “hesap günü” ürpertisi var, biliyorsunuz. Hıristiyanlıkta, insan sadece amelleri değil sözleri için de hesap verecektir: “Size şunu söyleyeyim, insanlar söyledikleri her boş söz için yargı günü hesap verecekler.” (Matta, 12: 36) İslâmda da, yalan yere yeminin ‘hesabı’ verilecektir: “Benim adıma (yemin) edip sonra gadreden kimse”yi, “bir kimsenin malı hakkında yalan yere yemin eden kimse”yi hsaba çağıran hadisler var.

***

Bu da yine enflasyona uğramış bir söz. Somut hesap verme ‘performanslarına’ değil ama hesap verme lâfını, sürekli işitiyoruz. “Verilmeyecek hesabımız yok… hesabını veririz” (ve “hesabımızı Allaha veririz”) efelenmeleri, hesap vermezliğin pelerini olarak kuşanılıyor. Gerçekten ve asla hesap vermemenin örtüsü. Bunun karşısında havada salınan hesap sorma talepleri de, “keser döner sap döner gün gelir hesap döner”ci bir rövanş nârası. Bir ‘makamın’ hesap vermesi, sanki herkesin ‘normal’ şartlarda mümkün olamayacağına kani olduğu bir fevkalâde iş. Hesap vermek-hesap sormak, ‘diyalojik olanın,’ karşılıklılığın, birbirinden sorumlu olmanın çok uzağında, bir güç ve iktidar mücadelesinin gerilim alanı. Gerçek bir hesap verirliğin yokluğunda, yapısal hesap vermezliğin iktidarında, böyle…


[1] https://birikimdergisi.com/haftalik/9236/butce-hakki